bir destandır çanakkale
CAN PAZARINDA İNSANLIK DERSİ
bolu Yarımadası İngiliz ve Fransız zırhlıları tarafından hallaç pamuğu gibi atılmaktadır. Taş, toprak, ağaç yığınları ile birlikte, Mehmetçiklerin cansız bedenleri de paramparça yerden göğe, gökten yere yağmaktadır.
İşte bu kan ve can pazarında, acımasız düşmanın bir zırhlısı olan Bouvet sür'atle suya gömülmektedir. Bu arada birçok Fransız denizci de, kendilerini denize atmakta ve can havliyle suyun üstünde kalmaya çalışmaktadırlar. İşte onlardan biri, bir düşman subayı anlatıyor:
"-Birdenbire müthiş bir patlama oldu. Yere kapaklandım. Sonra dehşetli bir sarsıntı ile havaya fırladım ve ken dimi Boğaz'ın buz gibi sularında buldum... Mayına çarpmıştık. Gemimiz batıyordu. Artık hiçbir şey yapılamaz dı. Yüzerek kurtulmaktan başka çare de yoktu. Sahil yakındı... Fakat sağ bacağımdan yaralanmış olduğumu ve müthiş bir ıstırap verdiğini hissetmeğe başlamıştım. Buna rağmen sahile doğru yüzmeye çalıştım. Karaya ayak atmak üzere iken, tüfeğine süngüsünü takmış bir Türk askerinin bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Bu sün güden kurtulamayacağımı ve biraz sonra göğsüme saplanan süngünün sırtımdan çıkacağını peşinen kabul ettim. Gözümü yumdum ve akıbetimi beklemeye başladım.Türk askeri yanıma yaklaştı. Yere diz çöktü. Cebinden çıkardığı sargı beziyle yaramı sardı. Sonra da, sırtından kaputunu çıkardı,titreyen ıslak vücuduma sardı. Üzeri mize yağan mermi yağmuruna hiç aldırış etmeden, koluma girdi... Yavaş yavaş geriye doğru yürüdük... Türk siperlerine gelmiştik. Beni ora da da çok iyi karşıladılar. Türkler,siperlerinde bana sıcak bir çay ikram ettiler. Kısa bir zaman içinde kendime geldim
CEPHEDE İÇ YAKAN NAMELER
Çanakkale'nin cephe gerisi,birçok insani özellik ve güzellikle dopdoludur.Bunlardan birisini, dedesi Çanakka-le'de çarpışmış bir Anzak olan üniversiteli genç kız dedesinin ağzından anlatıyor:
"-Türk siperleriyle çok yakındık. Gecenin orta yerinde ve aşağı yukarı her gün aynı saatte, Türk Siperlerinden bir ses yükselirdi. Öyle gür, öyle içli ve öyle dokunaklı bir sesti ki, dinlemeye doyamazdık... Bazen hafif bir e sinti çıkar ve bu yanık nağmeleri başka yöne götürürdü. Biz, kulaklarımızı dört açıp daha iyi duymak için, nere deyse Başımızı dışarıya çıkaracak hale gelirdik.Gündüz savaştığımız insanın gece söylediği müziği dinlemek ve ondan etkilenmek, ne ilginç bir işti.. Ama gerçekti... Bir akşam, konser saati gelmişti; ama, o alıştığımız ses du-yulmuyordu. İkinci, üçüncü, dördüncü akşam, yine konser yoktu... Merak içinde kalmıştık. Türkçe bilen savaş muhabirine yazdırdığımız bir kağıdı taşa sarıp Türk siperlerine fırlattık. Bu kağıttaki iki cümle ile, konserin ni çin kesildiğini soruyor ve selam yolluyorduk Türklere... Bir süre sonra, fırlattığımız taş siperimize atılmıştı. Yazılanı duyunca, hepimiz hüzne gömülüverdik . "-O arkadaşımızı, geçen hafta vurdunuz!"








.jpg)



