« Önceki |

3/8/2008

BU KADAR SEVEBİLİRMİSİNİZ?

 

  

Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse,kız ise ablasında...Sırf birbirlerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra...

  Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki...            

   Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler...

  "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adam da "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep...

   Bazen  eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir notgörürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...."  Kütüphanenin ikincirafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek,kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten....

   Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı.  Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı.Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı.

   Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık"levhası asılı olan.

"Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..."

"Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...."

   Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu, adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı:

"Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en  iyisi o evi unut..."

   Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği...

   Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra

sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen

karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları

kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...

   Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen onasımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkaretmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle...

   İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini

öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin alması için dua ediyordu.

   Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya

ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı:

"Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim Sana bu kutuyu vermemi istedi.

"Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadınHemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden onra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda.

İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu;

"Seni çok sevdim",

"Seni sevmekten hiç vazgeçmedim",

"Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." 

"Fakat benim için ölmeni istemedim"

"Şimdi bana söz vermeni  istiyorum."

"Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı:

"Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım.....

 ALINTI

 

 

 

9/5/2008

canın yandımı yavrum

Zamanların birinde genç yakışıklı bir adam kötü kalpli güzel bir kıza aşık olmuş. Gün gelmiş genç adam kötü kalpli kıza evlenme teklif etmiş.
Kız:
Kabul ederim ama bana sevgini ispatlamalısın. Demiş
Genç adam:
Nasıl? Ne yapmamı istersin?
Kız biraz düşünmüş ve sonra:
Buldum! Bana annenin kalbini getireceksin, köpeğime yedireceğim.
Genç adam şiddetle:
Hayır! Bunu yapamam der.
Kız:
Ozaman beni sevmiyorsun! Eğer beni gerçekten seviyorsan bana annenin kalbini getireceksin…
Genç adam bunun üzerine oradan ayrıldı. Günlerce düşündü taşındı. Ne yapmalı? Ne etmeli diye diye kendi kendini yedi. Bir tarafta annesi, bir tarafta sevdiği kadın. Sonunda genç annesinin kalbini çıkarmaya karar verdi. Annesini öldürdü ve Annesinin kalbini çıkarıp bir mendile koydu ve kızın evine doğru gitmek üzere evden ayrıldı. Yolda giderken birden ayağı bir taşa takıldı ve adam bir yana, annesinin kalbinin sarılı olduğu mendil bir yana uçtu. Genç adam canı yandığı için:
Ah! Anam… diye haykırdı. Bunun üzerine annesinin mendile sarılı, tozlar içinde kalmış kalbinden şöyle bir ses yükseldi:
Canım yavrum canın yandımı???

Annelerin hakkı ödenmez  tüm annlerin gününü kutluyorum

5/12/2007

kıssadan hisse

KISSA'DAN HİSSE


Sultan Murad Han o gün bir hoş"tur. Telaşeli görünür.Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer.
Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:
Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?  Akşam garip bir rüya gördüm.
Hayırdır inşallah?..  Hayır mı şer mi öğreneceğiz.  Nasıl yani?  Hazırlan, dışarı çıkıyoruz. Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki,padişah hâlâ gördügü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a
çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar; Kimdir bu? Ahali:  Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhusun biri işte!.. Nerden biliyorsunuz?  Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz... Bir başkası tafsilata girer;  Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır.
Azaplar çarşısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine.. Hele yaşlının biri çok öfkelidir. isterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?.. Hasılı, mahalleli döner ardını
gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalırlar mı ortada!.. Tam vezir de toparlanıyordur ki, padişah keser yolunu : Nereye?  Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek. İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.  Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.  Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?  Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından. Aman efendim, nasıl kaldırırız? Basbayağı kaldırırız işte. - Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması,paklanması var. Tekfini, telkini... Merak etme ben beceririm.
Ama önce bir gasilhane bulmalıyız. Şurada bir mahalle mescidi var ama... Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?  Ne bileyim, Ayasofya'dan, süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...  Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin.Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vururocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş;ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında.Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Mechul nalıncıyı kefenler, tabutlar,musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli
vardır daha... Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...  Nasıl yani?..  Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik
cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?.. Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyidolanıp geleyim. Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padişah
garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyimetanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar.Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki.Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından..Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!.. Niye?  Ümmeti Muhammed içmesin diye... Hayret..Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi.
Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...  Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hepuzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli.. Öyle imam kaç tane kaldı şimdi? işte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya.. Hatta bir gün; Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek.inan cenazen kalacak ortada...  Doğru, öyle ya?.. Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarınıkendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. iş mezarlabitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın? Peki o ne dedi? Önce uzun uzun güldü, sonra;  Allah büyüktür hatun, dedi.

Hem padişahın işi ne?

 

5/11/2007

papatya ile kelebek

 

Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir tırtıl gözlerini
hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde,
kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da,
rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış.

Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya
başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış.
Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya
görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını
bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş.
Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin
üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu.

"Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza
gelmek istedim.". Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve
"Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten."
Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini,
nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış.

Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten
hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını
seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı
güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok
sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış.
Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret
edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan,
incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da
kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini.
Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği
kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana
ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.

Böylece saatler saatleri kovalamış. Günler geçip de, kelebek
artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya
dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa
benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis,
sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü
sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık
kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."

Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten.
Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını
fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Sevi seviyorum"
diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Bende..."
diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş.

İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim.
Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin
acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş,
sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.

İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar,
sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş:
"Seviyor mu, sevmiyor mu?"...

5/7/2007

taş

Genç bir yönetici, yeni jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar gecen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı.

Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu:

 -  “Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu?”

Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.

 -  “Lütfen, amca, lütfen kızmayın Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı.”

Çocuk gözlerinden süzülen yasları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti.

 -  “Abim orada. Yokuştan yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.”

Çocuğun simdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu;

 -  Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardim edebilirimsiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.

Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, su mesajı hiç unutmamak için sakladı:

“Hiçbir zaman yasamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Allah ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır. Fısıltıyı dinle veya taşı bekle.”

 

Alıntı

 

26/6/2007

keşke bana beni sevdiğini söyleseydi

10. sınıf

Ingilizce dersinde yanımda bir kız oturuyordu onun için ‘benim en iyi arkadasım’ diyordum… ama ben onun ipek gibi saçlarına bakıp onun benim olmasını istiyordum… ama o bana benim ona baktıgım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, dersten sonra kalktı ve geçen gün sınıfta olmadıgı için o günün notlarını istedi ona notları verirken bana tesekkür etti ve yanagımdan optu.

 Onu sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum…

11. Sınıf

Telefonum çaldı, arayan oydu ve aglıyordu bana askın nasıl kalbini kırdıgını anlattı, beni evine çagırdı, yalnız kalmak istemedigini söyledi, bende tabiki gittim, koltuga, onun yanına oturdum, güzel gözlerine bakmaya basladım ve onun benim olmasını diledim, 2 saat sonra Drew Barrymore’un bir filmi basladı ve onu izledik filmi izledikten sonra uyumaya karar verdi, bana hersey için tesekkür etti ve yanagımdan öptü.

Onu sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum…Son sınıf Mezuniyet balosundan birgün önce yanıma geldi ve ‘çıktıgım çocuk hasta ve partiye gelemiyecek’ dedi, benimde çıktıgim biri yoktu ve 7. sınıfta birbirimize söz vermistik eger çıktıgımız biri olmazsa partilere birlikte gidicektik, ‘en iyi arkadas’ olarak. Ve partiye birlikte gittik, o aksam çok güzeldi, her sey yolunda gitti, partiden sonra onu evine kapısının önüne kadar bıraktım, kapının önünde ona baktım o da bana o güzel gözleriyle gülümseyerek baktı.

Onun benim olmasını istiyordum… ama o bana benim ona baktıgım gözle bakmıyordu bunu biliyordum, bana ‘hayatının en güzel zamanını geçirdigini’ söyledi ve yanagımdan öptü.

Onu sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum…

 Günler, haftalar, aylar geçti ve mezuniyet günü geldi çattı… Sürekli onu izledim onun mükkemmel vücudunu seyrettim. Diplomasını almak için sahneye çıkarken sanki havada süzülen bir melek gibiydi. Onun benim olmasını istiyordum… ama o bana benim ona baktıgım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Herkes evine gitmeden önce yanıma geldi ve aglayarak bana sarıldı sonra basını omzuma koydu ve ’sen benim en iyi arkadasımsın, tesekkürler’ deyip yanagımdan öptü.

Onu sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum…

Aradan yıllar geçti… Bir klisedeyim ve o kızın nikahını izliyorum… evet artık evleniyordu, onun ‘evet, kabul ediyorum’ demesini, yeni hayatına girmesini izledim, baska bir adamla evli olarak.

 Onun benim olmasını istiyordum… ama o bana benim ona baktıgım gözle bakmıyordu bunu biliyordum. Yeni hayatına girmeden önce yanıma geldi ve ‘nikahima geldin tesekkürler’ deyip yanagımdan öptü.

Onu sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum…

Yıllar çok çabuk geçti; su an benim bir zamanlar en iyi arkadasım olan kızın tabutuna bakıyorum, esyaları toplanırken lise yıllarında yazdıgı gunlugu ortaya çıktı… Hemen günlügünü aldım ve günlükte okudugum satırlar söyleydi… ‘Onun gözlerine bakarak onun benim olmasını diledim… ama o bana benim ona baktıgım gözle bakmıyordu bunu biliyordum.

Onu sadece arkadas olarak istemedigimi bilmesini istiyordum, onu çok seviyordum ama söyleyemiyordum nedenini bilmiyorum ama çok utanıyordum…
Keske bana beni sevdigini söyleseydi…

CAN DÜNDAR

20/6/2007

2 fincan kahve

DOLU KAVANOZ VE 2 FİNCAN KAHVE
Ne zaman
hayatinda bazi seyler
tasinamaz hale gelirse,
ne zaman 24 saat kisa gelmeye baslarsa,
O zaman *mayonez kavanozu ve
2 fincan kahveyi*  hatirlayiniz!

Bir gun bir profesor,
masasinin uzerinde birkac kutu oldugu halde
felsefe  dersindedir.
Ders basladiginda, hicbir sey soylemeden,
onune buyukce bir  mayonez kavanozunu alir ve
icerisini tenis toplari ile doldurur.

Ve ogrencilere kavanozun dolup dolmadigini sorar,

Ogrenciler ittifakla kavonozun doldugunu ifade ederler,

Bu sefer profesor onundeki kutulardan
bir  tanesinden aldigi cakil taslarini,
calkalayarak kavanoza doker,
boylece cakil taslari kayarak,
tenis toplarinin aralarindaki bosluklari doldurur.
Ve  ogrencilere tekrar
kavanozun dolup dolmadigini sorar,
Onlar da "evet" oldu derler
Tekrar profesor masanin uzerindeki
Diger kutuyu eline alir ve
icindeki kumu yavasca kavnoza doker.
Tabii ki kumlar da cakil taslarinin aralarindaki
bosluklari doldurur.
Ve tekrar ogrencilere
kavanozun dolup  dolmadigini sorar,
Ogrenciler de koro halinde "evet" derler.
Bu sefer  profesor
masanin *altinda* hazir bekleyen
2 fincan kahveyi alir ve
kavanoza bosaltir,
kahve de kumlarin arasinda kalan bosluklari doldurur.
Ogrenciler gulerler!
Profesor ogrencilerin gulusunu
destekleyerek "eveet" diyerek;
ben "Bu kavanozun sizin hayatinizi simgeledigini
ifade etmeye calistim" der.
Soyle  ki;

Bu tenis toplari hayatinizdaki onemli seylerdir;
aileniz, cocuklariniz, sihhatiniz,
arkadaslariniz ve sizin icin*onemli  olan seylerdir*/. /

Sayet diger seyleri kaybetseniz de, bu *onemli seyler*
kalir ve hayatinizi doldurur.

O cakil taslari ise daha az onemli olan diger  seylerdir;
isiniz, eviniz, arabaniz vs.Kum ise diger ufak tefek  seylerdir.

"Sayet kavanoza once kum doldurursaniz..."
diye, anlatmaya devam  eder,
cakil taslarina ve ozellikle de tenis toplarina
(yeterli) yer  kalmaz.
Ayni sey hayatimiz icin de gecerlidir.
Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek seylere harcar,
israf ederseniz,
onemli seyler icin vakit kalmayacaktir.

Dikkatinizi mutlulugunuz icin onem arzeden
Seylere cevirin.
Cocuklarinizla oynayin.
Sihhatinize dikkat edin.
Esinizle yemege cikin.
Evinizin ihtiyaclarini karsilayin.*
Oncelikle tenis toplarini kavanoza yerlestirin.

Oncelikleri, siralamayi iyi bilin.

Gerisi zaten  hep kumdur.*

Bu ara bir ogrenci parmagini kaldirir ve sorar;

“Pekiyii, o iki fincan  kahve nedir?"

Profesor gulerek:
"Bu soruyu sorduguna sevindim.
Hayatiniz ne kadar dolu  olursa olsun,
her zaman *dostlariniz ve sevdiklerinizle
* bir fincan kahve  icecek kadar vakit ayirin!"* *

25/5/2007

sheretlhık'ue ( dıghujuk'ue) haj kazbek

sheretlhık'ue ( dıghujuk'ue) haj kazbek

ömrünü çerkesyanın hürriyetine adamış bir insan... mr. j. bell in tabiriyle çerkes aslanı... 60 küsür yıllık ömrü boyunca at sırtında savaşmış oğullarını ancak savaşacak yaşa gelipte birliklerine katıldığında görebilen 2 komutandan biri... hakkında bir çok hikaye anlatılır. İşte bir tanesi:haj kazbek birliklerini mevzilendirdiği bir köyün yakınındaki bir rus kalesini 24 saat at sırtında eli kılıncında kaleye hakim bir tepenin üstünde izler... kale komutanı günlerdir o tepede tek başına bekleyen adamın kim olduğunu ve ne için beklediğini merak eder ve maiyetindeki adamlara onun kim olduğunu sorar..cevap olarakta onun haj kazbek olduğunu alınca tüm rusyaya ve tabiki kafkasya ya nam salmış bu adamı görmek ister ve adamlarını yollar haj kazbak' e... ve adamlarına haj kazbekin kale içinde komutanın korumasında olacaığnı canına hiç bir şekilde kast edilmeyeceğini garanti verdiğini söylemelerini ister..haj kazbek bu daveti kabul eder... kaleye girerken kazbek in tüm silahlarını alırlar ve de atını... yanlız kamasını vermez kazbek... ( çerkezlerde kama sadece gece yatarken çıkarılır) komutanın karşısına dim dik çıkar... komutan çeşitli konularda sohbet ettikten sonra kazbek' e kendisinin çok at oynattığnı ( savaş deyimidir: çok iyi savaşan ve savaşta atı çok iyi kullananlar için kullanılır) bunu görmek istediğini söyler...haj kazbek gülümseyerek ben asla atımı bir rus köpeğini eğlendirmek için oynatmam der... bunun üzerine kale komutanı sana söz verdim bu kale içerisinde canına kastedilmeyecek ama kalenin kapısından dışarı çıkınca bu sözüm geçersizdir der...haj kazbek bana sadece silahlarımı ve atımı geri verin der...silahlarını ve atını alır ve atına atladığı gibi dört nala kaleden uzaklaşmaya başlar ancak kale komutanı kazbeki ardına 20 atlı süvari gönderir... kazbek kaleden biraz uzaklaştıktan sonra durup geri döner ve bütün maharetlerini ve bildiği bütün savaş tekniklerini kullanarak 20 süvarinin 19 unu öldürür yanlızca bir tanesini sağ bırakır...onada "komutanına git sor bakalım nasıl at oynattığımı görmüşmü" der................

Alıntı

21/5/2007

son yaprak

Son yaprak

Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse
tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur
bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.
Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken
o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu...

Geriye doğru sayıyordu; "Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan
"on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi".
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaışna "Neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde" altı" dedi.
"Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."
"Beş tane ne?" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."

Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.

Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.

"Bu sonuncusu" dedi hasta kız."Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim."
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.

Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.

Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin." dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.

Ertesi gün doktor : "Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız." dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.

Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı.



Alıntı: O.Henry