« Önceki |

20/3/2008

çerkes atları

Çerkeslerin efsanevi yoldaşıydı at. Atcılık da binlerce yıllık geçmişten süzülerek gelen bir uğraş. Ancak, yüz yıldan fazla süren yıkıcı Kafkas- Rus Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Bu eşsiz atlardan geriye sadece tek bir cins kaldı.

Her Çerkes, ata özel bir bağıllık, sınırsız bir sevgi duyar. Onu kardeş sayar, özenle korur. Ata duydukları bu yakınlık ona verdikleri isme de yansır. Çerkesler, ata " şı " der; ki bu aynı zamanda erkek kardeş anlamındadır. Öyle ki Çerkesler, mahmuzu ilk gördüklerinde ne işe yaradığını anlamamışlar ve ata acı vereceği gerekçesiyle benimsememişler. Yine aynı nedenle Çerkes, yumuşak deri uçlu kamçısyıla atına nadiren vurur. Onlar kamçıyı sadece bir simge olarak taşır. Kamçı genç kızın sevgilisine verceceği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödül olabilir ancak.

Nitekin atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Örneğin, misafir olunan bir yerden ayrılırken at, başı eve doğru bakacak şekilde durdurulur ve öyle bilinir. Sağdan dönerek avludan çıkmak gerekir, keza at kesinlikle kamçılanmaz. Aksi şekilde davranmak ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını gösterir. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi yerinde duruyorsa atının dizginlerinden tutarak yanından geçmesi gerekir. Atlının karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlıya yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer belidir. Yaşça küçük olan, „thamade“ nın (yaşlı) solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.



En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkan´dı. Şoloh, Bestav´da ve Zelençuk vadilerinde, Beçkan ise Adigey topraklarında yaygındı. bu cinslerin Kirim pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynakların bardak biçiminde olmasi ve arka tırnakların olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yasamının ayrilmaz parçası olan biniciligin bütün gereklerine son derece uygundu. Gerektiğinde yemsiz 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan; „Boynu düzgün, sagrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolaysıyla gücü de fazladır “.

Kundeyt cinsi ise 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göztermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; cok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden baska Zelençuk vadilerinde prenslerin adlariyala anilan Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay´da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve prenslerin özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler atı sadece binmek için yetistirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kisrak süreleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.



En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes prenslerinin süreleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her prens kendi at cinsine sahip olabiliyordu. Çerkesler ayrıca donlarına göre atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A. H. Zafes´in yazdığına göre tercihleri demir kırı ve doru idi, alacalı at hiç yetiştirmezlerdi.

Rus- Kafkas Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Kalan cinsler de Rusya´daki iç savaş yıllarında yok oldu. Son Şoloh cinsi atlar da Birinci Süvari Ordusu´nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya´da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atcılığının da sonu geldi. Çerkeslere at sahibi olmaları yasaklandı. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştı. Böylece 25-35 Çerkes atı cinsinden bugüne sadece Şağdiy kalabildi. Kalan bu tek Çerkes atı cinsi, dünya atçılık literatüründe “ Kaberdey “ (Kabardian) cinsi olarak bilinir. En iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir gecmek, derin karda ilerlemek konusunda inanilmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğinde ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yollarını bulmalarını sağlayan şaşmaz yön duygularına sahiptir. Yüz elli kilogram yükle günde 100 kilometre yol kat edebilirler. 1935-36´da Kafkas Dağları´nda yapılan bir trialde Kaberdey atları üç bin kilometrelik mesafeye kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor “ Aza “ adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi dört saat 25 dakikada kat etti.

Kaberdey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler, yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han´ ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkâr huylu oldugu icin tercih edilir. Kaberdey atından çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edildi. Bunlardan İngiliz- Kaberdey atı, cins olarak 1966´da resmen kabul edildi.

En iyi Kaberdey atları Karaçay- Çerkes Cumhuriyeti´nde Malokaraçayev ve Malkin, Kaberdey- Balkar Cumhuriyeti´nde Guaran haralarında yetiştiriliyor. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutuluyor. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları deneniyor. Kaberdey atı diğer koşu atları kadar hızlı olmasa da diğer atçılık sporları icin son derece uygun özelliklere sahip.

 

ALINTI

 

 

 

 

23/2/2008

adıge destanı

HATKHI OĞLU KOÇ'AS

Koç'as (Къок1ас),Adigeler arasında anlatılan,yaklaşık üçyüz yıllık bir halk öyküsü (destan).Şiir ve düz anlatım biçimleri vardır.Bir anlatıya göre,öykü şöyle özetlenebilir: Şapsığ diyarından özgür bir avcı olan Hatkhı oğlu Koç'as (Хьатхы икъо Къок1ас) ile Hatukay beylerinden (пщы) Devay Pşıkhafe (Дэуай Пщыхафэ) arkadaştır.Birgün Pşıkhafe,ganimetlerle birlikte yağmadan döner.Bu arada bir kağnı arabasındaki bir kafes içine konmuş iri kıyım bir delikanlı da getirilmiştir.Koç'as beye dönüp,"Bu denli iri ve güçlü-kuvvetli biri nasıl olur da böyle bir kafese girer?" diye sorar.Bey de,böbürlenerek ve uluorta,"Koç'as,sen onun düştüğü durumu bir bilseydin ve sen de o duruma düşseydin,tıpış tıpış aynı kafese girerdin" karşılığını verir.Bey'in bu tür konuşması karşısında,Koç'as kızar,"Beni kimse öyle bir kafese sokamaz,buna sen dahil,kimsenin gücü yetmez" der.Tartışma,giderek atışmaya,sonunda da inatlaşma ve boy ölçüşmeye (л1ышъхьэ зэтэх)dönüşür.

Koç'as,Pşıkhafe'ye istediği yerde karşılaşmaya hazır olduğunu söyler.

Çok geçmede Pşıkhafe,silahşörleri (оркъ/ "verk"leri) ile birlikte Koç'as'ın av kampına doğru yola koyulur.Akşam üzeri bir toz bulutunun kampa yaklaşmakta olduğunu görürler.İçlerinden biri bir ağaca çıkıp gelenlere bakar,ardından "Koç'as,der,gelenler var,konuk desem fazla,ordu desem az".. Derken birazdan Devay Pşıkhafe,yetişir,Koç'as'ın yanındakilerin çoğu ormana kaçar.

Pşıkhafe,Koç'as'a,"Sana bir şans tanıyorum,hadi bin terkime,seni prensese (guaşeye) götüreyim,seni kölesi mi yapar,ne yapar,artık onun bileceği şey,haydi atla arkama" der.Bu tür bir konuşma özgür bir Adıge'nin kaldırabileceği birşey değildi.Koç'as da,"Pşıkhafe,ben,at terkisinde götürebileceğin kişilerden biri değilim,bunu iyi bil,bilmiyorsan,evindeki güzel prensesine sor,o bunu iyi bilir" karşılığını verir.Bu sözler karşısında çılgına dönen bey,"Vurun şu köpeği" diye kolunu kaldırır.Böylece Koç'as'ın beklediği fırsat eline geçmiş olur ve bunu hemen değerlendirir,zırh kuşandığı için vurması olanaksız gibi olan beyi,şimdi kol yeninden gönderdiği tek bir ok ile,yandan,tam kalbinden vurur.Adamları hemen beyin başına toplanırlar,ama Bey ,"Beni bırakın,bana bunu yapan şu kancık köpeği gebertin!" der ve ölür.Beyin adamları da,sert bir çarpışma sonunda, Koç'as'ı ve yanındaki iki kişiyi öldürürler.

Beyin ölüsü,köyüne götürülür ve büyük bir törenle bakırdan yapılma bir yığma mezara (гъоплъэ бэн) defnedilir,Koç'as ise sıradan bir toprak mezara gömülür.Bir süre sonra, Pşıkhafe'nin, güzelliği dillere destan karısı (Гуащэ) bir rüya görür;rüyada Koç'as prensese görünür,Koç'as:"Guaşe"der,"Ben yiğitlikte Devay Pşıkhafe'den daha aşağı biri miydim?Ona bakır mezar yaptırdınız,beni ise toprak bir mezara gömdünüz" der.

Bunun üzerine prenses,Koç'as için de bir bakır mezar yaptırır ve adına ölü yemeği (хьадэ1ус) dağıtır.Adıge dram yazarı İbrahim Tsey'in (1890-1936),konuyu işleyen dört perdelik dramı "Koç'as" (1929) da ünlü bir yapıttır (Koç'as dramı ve öyküsünün bir değerlendirmesi için bk.Kazbek Şeş'e [Шэш1э Казбек],Uyuşmazlık ve Çözümü [Adıge Dramaturjisinin Sorunları],Kafkasya Kül.Der.,sayı 45-46).

Destandan (Abadzeh lehçesinden) değişik bir derleme şarkı çevirisi:

HATKHI KOÇ'AS (ХЬAТХЭ КЪОК1АС)

Hatkhıların küçük Koç'as'ı,Eyvah,(-olmayacak yerde-) avlanıyor./Av kampını da ne yazık ki,Ajıpsı (Ажъыпсы) Irmağı kenarına kuruyor./Av kampına,Genç arkadaşları da geliyorlar./Koç'as'ın kampında,Semiz geyik eti eksik olmaz./Ama (-kendi alanında-) geyik avlandığını,Beylerin en zalimi de haber alır./Haber alır almaz,Bir grup atlıyla yola koyuluyor./Bey'in gelmekte olduğunu,Koç'as'ın iki köpeği anında farkediyor./Yerinin öğrenildiğini Koç'as da anlıyor,Durumu ıslıkla arkadaşlarına bildiriyor./Eyvah,bu ıslık Hatkhıların Koç'as'ının,Çağırıyor olmalı bizi diyorlar./Ağaca tırmandığında,Koç'as,Atlıların gelmekte olduğunu görüyor./"Konuk desem fazla,ordu desem az bunlar" diyor./Er olanlar,silahlarını kuşansınlar./Eğer kalmayacaksanız,Karanlık ormana dalın./"Kalamayız burada,Gidelim Koç'as" diyorlar/"Siz gidin,babam sorarsa eğer,At sürüsü getirip dönecek dersiniz".İnanmazsa size,Leş kargalarının toplaştığı yere gitmesini söylersiniz"./Birazdan,ne yazık ki,Başlarında Bey,atlılar yetişiyorlar./Hatkhıların Koç'as'ı,yine de,Efendice karşıladı onları./"Bize zorluk çıkarma,Koç'as,Hemen atla terkime!" dedi bey./"Doğduğumdan beri,At terkisine binmeyi hiç sevmem./Sevmediğimi de,Bütün bir Şapsığ diyarı bilir./Acıktıysanız eğer,Buyurun bu küçük çardağıma./Yolu soruyorsanız eğer,Aşağıya giden bu yolu izleyebilirsiniz"./"Lafı uzatma,Koç'as,Atla hemen atımın terkisine."/"Daha ileriye geçecek olursan eğer,Yeri selamlatırım sana"./"Senin kör kurşunun,Çürük barutun işlemez bana"./"Benim kör kurşunum, Yedi Çarşamba (-deyim;sağlam anlamında-) yüreğiyle dökülmüştür./Çürük barutumu ise,Denizdeki koca gemiler bile selamlar./Tüfeğime gelince,İlkbahar gök gürültüleri gibi gürülder"./Ardından,K'akhelerin (К1ахэ-Çerkes) zalim beyi,Gümbürdeyerek atından yuvarlanır./Beykol sürüsü (-bey kulu,köleler-),vah vah diyerek,Deri kamçılarıyla dövünüyorlar (Kube Csaban [К1убэ Шэбан],Adighe Folklor-II,NewYork,1963,No.45;Şarkının başka bir Türkçe çevirisi için bk.N.Karbeç;Hathı Oğlu Koç'as,Uzunyayla.Com).

O,"Geyikleri gök gürüldemesi gibi bağırtan,Ejderhaları çığlık çığlığa bırakan-Koç'as" idi (Hatkhıların Koç'as'ı şarkısından/"Хьатх я Къок1асэ иорэд",A.M.Гадагатль,Героический эпос НАРТЫ и его генезис[Yiğitlik Destanı Nartlar ve Kökeni],Краснодар,1967,s.147).

1/2/2008

Şapsığların hikayesi

 

Şapsığlar Kuzey Kafkasya'da, Ubıhlardan sonra en fazla kıyıma uğrayan, nüfusunun büyük kısmını yitiren bir halktır
Bir zamanlar Kuzeybatı Kafkasya'da, Karadeniz kıyısında Tuapse, Jıbge, Soğucak, Anapa gibi limanlara sahip olan Şapsığlar, sürgünden en fazla etkilenen halktır.
Kafkasya'da 10 bini aşkın bir nüfusu kalan Şapsığlar, Türkiye'de yaşayan Kafkas kabilelerinin belki de en kalabalığıdır.
1864 yılında, büyük Çerkes sürgünü sırasında vatanlarında kalabilen Şapsığlar, darmadağın olmuşlardı. Çok az kalan nüfuslarına rağmen, Bolşevik ihtilali sırasında Şapsığlar yine Kafkasya'da en etkin Çerkes kabilesiydi.
İstanbul Çerkes Teavün Cemiyeti'nden Kafkasya'ya giden Şapsığ Yusuf Suat Neğuç'un çalışmaları, Şapsığlar arasında büyük bir heyecan uyandırmıştı. Aguy Köyü'nü önceleri merkez tutan Neğuç, Bjeduğ bölgesinin Tahtamukay Köyü'nde açmış olduğu okulda, Adıge gençlerini yetiştirmek ve bilinçlendirmek gibi bir misyonu üstlenmişti.
***
1918 yılında kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ne dahil olan Şapsığlar, Kuzey Kafkasya'nın Rus işgaline girmesinden sonra 1924 yılında "Şapsugski Natsalni Rayon" (Şapsığ Ulusal Bölge İdaresi) adı altında bir yönetim birimine sahip oldular.
Bunun anlamı o şartlar altında çok büyüktü. Her şeyden önce bu tanım sınırları belli (Lazarevski, Tuapse) bir coğrafyayı ifade ediyor; daha da önemlisi, bu tanım Şapsığların bu bölgenin otokhton halkı olduğunun en büyük kanıtıydı.
Şapsığ Ulusal Bölge İaresi, Krasnodar Eyaleti içinde yer alıyor, kendi yönetim birimlerine ve yöneticilerine sahip bulunuyordu. Bu bölgede kendi dilinde eğitim yapıyor, kültürünü yaşatma imkanına da sahip bulunuyordu. Toplam nüfusu bir kaç bini geçmeyen Şapsığ halkı için bu yönetim çok önemliydi. Adeta özerk Cumhuriyetin küçültülmüş bir birimiydi bu yönetim.
Şapsığ halkına hayat veren bu yönetim altında Şapsığlar yeniden kimliklerini bulma mücadelesine girişmişlerdi.
Önceleri Kafkasya'da hakim olmak için geniş tavizler veren Bolşevikler, yavaş yavaş verdiklerini geri almaya başladılar. Aydınların, din adamlarının yok edilmesi operasyonu, ardından kille okuma yazma zorunluluğu, derken hürriyetler gittikçe kısıtlanıyordu.
***
1945 yılına gelindiğinde Moskova yönetimi Şapsığ bölgesinin idare özerkliğini ortadan kaldırıyordu. İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminden sonra, Hitleri yenen bir lider olarak Stalin, bütün Rusya'da diktatörlüğünü ilan ediyordu.
Stalin dönemi, Kuzey Kafkasya'da bugün bile yaşanan problemlerin kaynağını oluşturan dönedir. Abhazya-Gürcistan, Oset-İnguş, Mezdog, Karaçay, Balkar, Çeçenistan, Güney Osetya velhasıl Kafkasya'nın neresinde bugün bir anlaşmazlık varsa, bunların tamamına yakını Stalin döneminde ekilen fitne tohumlarının sonucudur.
Stalin İkinci Dünya Savaşı'nda perişan olmuş, yorgun düşmüş, en yiğit insanlarını savaşta kaybetmiş Kuzey Kafkasyalılar'ı gafil avlıyordu. Kendi derdiyle uğraşan halk, yapılanları anlayacak, ya da tepki verecek durumda değildi. İşte böyle bir ortamda Kafkasya, gelecekte kendisini rahatsız edecek idari bölünmelerle karşı karşıya kalıyordu.
1936 yılından başlayarak Kafkasya'da hem aydınlara, hem de din adamlarına karşı uygulanan yok etme politikası sonucu, halkı aydınlatacak, onun önüne geçecek hiç bir lider kalmamıştı.
Moskova'dan gelen talimatları uygulayan yerel yöneticilerin bunda çok büyük günahı vardı. Dönemin Kabardey-Balkar Lideri Betal Kalmukov, Moskova'dan gelen, "Kabardey-Balkar'da rejim muhalifi olduğundan şüphelendiğimiz otuz kişi var" yazısına derhal tatbiki olarak cevap verir. Moskova'ya yazdığı cevapta Kalmukov, "Siz otuz rejim muhalifinden bahsetmiştiniz. Ben ise 300 muhalifin kellesini size gönderiyorum" mealli cevaplar veriyordu. Betal Kalmukov'un bu davranışı Kabardey-Balkar'da, "Şapkayı getir dediklerinde kellesiyle birlikte götürüyor" sözünün söylenmesine sebep olmuştur.
***
1990'lı yıllarda, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından, bütün Kuzey Kafkasya halkları bir şekilde hak arama mücadelesine girmişlerdi. İşte bu noktada Şapsığlar 1945 yılında kaybettikleri idari özerkliklerini yeniden kazanmanın peşine düştüler. Bu konuyu dile getiren ve hak arama mücadelesinde bayraktarlık yapan kurumlar ise Adıge Xase ve Kafkas Halkları Konfederasyonu idi.
Bu mücadeleyi yürütenler Adıge Xase adına Valera Hatujuko, Şapsığlar adına, o zamanlar Kafkas Halkları Konfederasyonu Başkan Yardımcısı ve Şapsığ Xase Başkanı olan Ruslan Gvaşev'di. Bu mücadelenin başladığı 1992 yılında Rusya Parlamento Başkanı da Ruslan Hasbulatov'du.
Moskova'da bu konuda girişimlerde bulunan Hatujuko Valera ve Ruslan Gvaşev, kamuoyu oluşturmak için taktikler geliştirirler, maksat Şapsığ meselesini gündeme taşımaktır. Önceleri Moskova'da okuyan Şapsığ orijinli öğrenciler ararlar. Zaten nüfusu çok az olan Şapsığ halkından Moskova'da öğrenci bulamazlar. Bunun üzerine Hatujuko Valera, Moskova'da eğitim alan tanıdığı Kabartay öğrencileri bulur. O zaman delikanlılık çağında olan Kuşha Hüseyin, Kanoka Arsen ve arkadaşları hazırladıkları pankartlarla "Bela Dom"(Beyaz Ev)'ın önüne giderler. Parlamento toplantısı için Meclise gelen milletvekillerinin önüne atlarlar.
Kabardey öğrencilerin ellerinde çok ilginç pankartlar vardır. Bütün gazeteler ve televizyonlar oradadır. Pankartlarda "Ben Şapsığ'ım, vatanımı istiyorum", "Ben Şapsığ'ım, benim vatanım nerede?", "1945 yılında kaldırılan özerkliğimizi geri istiyoruz" ifadeleri yazılıydı.
Bu eylem karşısında Rus milletvekilleri şaşırırlar. Milletvekillerinin tamamı Şapsığ kelimesini ilk defa duyarlar. Şapsığ kelimesi bu olay sonucu en azından bütün Rusya'da duyulur. Şapsığların bir Çerkes kabilesi olduğu basında yer alır.
Hatujuko Valera ve Ruslan Gvaşev'in çabalarına parlamentodan destek gelir. Bu destek en üst seviyededir. Parlamento Başkanı, Çeçen asıllı Ruslan Hasbulatov Şapsığ davasına büyük destek verir. Kabardey-Balkar adına Rusya Parlamentosu'nda bulunan Tuma Muhammeddin'in girişimleri ile Şapsığ Özerk Bölgesi Tasarısı bütün alt komisyonlarda ve komitelerde kabul edilir.
Rusya hukukuna göre bir tasarının parlamentoda yasalaşması için farklı zamanlarda iki kez oylanması gerekiyorr. Komisyonlardan geçen "Şapsığ Rayonu" tasarısı mecliste oylanmak üzere gündeme alınır. Gündeme alınmasında Ruslan Hasbulatov'un büyük etkisi vardır.
Görüşmelere geçildiği sırada parlamentoda bulunan Adıge kökenli milletvekillerinin tamamı salondan kaçarlar. Bunlara Kokov Valera, Carım Aslan da dahildir. Salonda kalan tek Adıge milletvekili Tuma Muhammedin'dir. Yasa görüşülmeye başlayınca söz alan milletvekilleri , "Nereden çıktı bu Şapsığ konusu, Şapsığ da nedir? Meclisi neden böyle ıvır zıvır konularla meşgul ediyorsunuz?" gibi serzenişlerde bulunurlar.
Bu konuşmalara cevap vermek üzere kürsüye gelen Tuma Muhammedin, Duma Kürsüsü'nde tarihi konuşmasını yapar: "Ben Şapsığ'ım, bütün Adigeler Şapsığdır. Bütün Kabardeyler Şapsığ'dır. Şapsığlar geçmişte ellerinden alınan haklarını geri istiyorlar. Bu talebin nesi lüzumsuz? Parlamento bu konularla ilgilenmeyecekte hangi konularla ilgilenecek?"
Birinci görüşmede kabul edilen yasa, ikinci görüşmede kabul edilmez. Tuma Muhammedin ve Ruslan Hasbulatov'un çabaları yeterli olmaz.
Şapsığların özerk bölge taleplerine karşı Krasnodar Kazakları kışkırtılırlar. Kazak atamanlarının tepkileri öne sürülür. Parlamentoda vazife yapan başta Adıge milletvekilleri olmak üzere Kuzey Kafkasya kökenli milletüvekilleri oylamalara katılmazlar.
O tarihlerde Rusya Parlamentosu'nda etnik halklardan oluşan kurulun başkanı olan, Rusya'nın etkili siyasetçilerinden Avar asıllı Ramazan Apdüllatipov Gacımuratoviç bu yasaya şiddetle karşı çıkar. Gerekçe olarakta Dağıstan gibi küçük, etnik halklardan oluşan bir ülke bu yasayı emsal göstererek parçalanabileceğini gösterdi. Yani Aptüllatipov elmalarla armutları aynı sepete koymuştu.
Aptüllatipov bu kararı geçirmeyerk büyük kariyer yaptı. Bunun mükafatı olarak önce Rusya Senato Başkan Yardımcısı, sonra bakan, başbakan yardımcısı oldu. Şu anda hiç bir organik bağı olmamasına rağmen, Kazakistan'ın kuzeyinde yer alan ve bir Rus eyaleti olan Saratov eyaleti adına Rus senatosunda temsilcidir. Rus senatosunda yer alan senatörler halk tarafından seçilmez, her bölgeden biri yürütme, biri de yasama temsilcisi olarak senatoda temsil edilir.
***
İşte Şapsığ yasasının kısa hikayesi.... Bu yasaya destek verenler ve köstek olanlar...
İleride tarihe malzeme olması amacıyla kaleme alınan bu satırlar umarım değerini bu

 

MEHDİ NÜZHET ÇETİNBAŞ

28/1/2008

sarıkaya köy harıtası

Yozgat sarıkaya ilçesine bağlı çerkes köyleri

1 karaelli köyü (şhapsığ)

2 kargalıköyü (şhapsığ)

3 arpalık (abzah)

4 boyalık (kuşha)

5 karabacak

 

22/1/2008

yusuf cuk

amcasının birtane  yeğeni  yusuf  

13/1/2008

ünlü çerkesler bu kitapta

 

Yazar Siyami AKYEL, Osmanlıdan Günümüze siyaset, edebiyat, müzik, resim, spor alanlarında ünlü Çerkeslerini “Türkiye’deki Ünlü Çerkesler” adıyla kitaplaştırdı.

 

Titiz bir araştırmayla belgelere dayanılarak ünlülerin kökleri hakkında bilgileri ihtiva eden kitap tanınmış ünlülerin biyografilerine de yer verdiği" belirtilen kitapta, yaşamını yitirmiş ünlü simaların yanı sıra henüz hayatta olan pek çok politikacı, asker, sanatçı, yazar gibi alanlarında başarılı Çerkesler hakkında bilgiler veriliyor.

 

Kutup Yıldızı Yayınevi'nin yayınladığı “Türkiye’deki Ünlü Çerkesler” adlı kitapta Çerkes sözcüğü, Çerkes sürgünü, Çerkeslerin Türkiye’de yaşadıkları yerler hakkında da bilgiler mevcut.

 

Kitapta yer alan ünlü Çerkesler şunlar

 

Ahmet Mithat Efendi, M.Zahid El-Kevseri, Hüseyin Rauf Orbay, Hüseyin Avni Lifij, Recep Peker (Eski Başbakan), Mehmet Fetgerey Şoenu (BJK kurucularından), Said Faik Abasıyanık (yazar), Kemal Tahir (yazar), Yaşar Doğu (mili güreşçi), Avni Abraş (ressam) , Hayri Domaniç, Nazım Erken (Başbakan Yardımcısı), Süleyman Seba (BJK’nın efsanevi başkanı), Doğan Kuban, Fikret Hakan, Mahmut Atalay (güreşçi) Yıldırım Gencer (Sinema sanatçısı), Hıncal Uluç (yazar), Ediz Hun (sinema sanatçısı), Zerrin Abraş (eski Türkiye güzeli), Mehmet Ulusoy (tiyatrocu), Çetin Öner (sinemacı-yazar), Türkan Şoray (Sinema sanatçısı), Aytunç Altındal (yazar), Kandemir Konduk (tiyatrocu-yazar), Taha Akyol (yazar), Rutkay Aziz (sanatçı), Zekeriya Temizel (siyasetçi), Ramazan Evren (akademisyen), Nusret Baş, Ahmet Tezcan (Başbakanlık Basın Danışmanı), Mehmet Aslantuğ (Sinema sanatçısı), Deniz Akaya (manken), Janset Paçal (sinema sanatçısı), Sinan Taymin Albayrak (sinema sanatçısı) vb.

 

Kitapta, anne tarafından Çerkes olan ünlüler ise şöyle sıralanıyor. Yalçın Küçük, Hasan Cemal, Kürşat Bümin, Emin Şirin, Burhan Kuzu, Ruhat Mengi.

19/10/2007

çerkeslerde kadın

ADİGELERDE KADININ YERİ 

Hanceriy bir yazısında Şöyle bir olay anlatır  :                                          

Yaşlı bir Adige kadınının savaşta üç oğlu varmış.

 Bunlardan ikisi cephede can vermişler ve kadının son kalan oğlunu da kanlar içerisinde can çekişirken bir atın sırtında kapıya getirmişler bir gün.

Yaralı adam kapısının önüne gelir gelmez bir kelime dahi söyleyemeden boş bir çuval gibi atın üzerinden yuvarlanıp, anasının ayakları dibine düşmüş ve oracıkta can vermiş.

Kadın hiç bir telaş göstermeden oğlunu getirenlere dönüp sormuş – oğullarım yiğitçe savaştılar mı ?

Diğerleri cevaplamışlar – Evet, kahramanca savaştılar,düşman karşısında asla geriye dönmeksizin yiğitçe mücadele ettiler.

Kadın bu sözü duyduktan sonra ancak ölen oğulları için ağlamağa başlamış. Bir yandan ağlayıp bir yandan "babalarına yakışır şekilde yaşayıp ölen yiğit oğullarım,güzel evlatlarım " diyerek ağıtlar yakıyormuş. Kadın bir an duralamış ağlamasını kesmiş ve şöyle söylemiş: "Hayır ben şanssız,bahtsız bir kadın değilim,yüreğim rahat oğullarımın akibetlerini bilerek,yiğitçekahramanca öldüklerinden emin olarak evlatlarım için ağlayıp yas tutacağım,ama şanssız ve bahtsız değilim.

Hanceriy bu olayı anlattıktan hemen sonra ekliyor ve şöyle diyor devamında : Gördünüz mü Adige kadınını, onun mitolojideki kadın kahramanlardan farkı nedir ?

Dışarıdan Kafkas halklarını gözlemleyenler açısından ele alacak olursak bunların pek çoğu Adigelerin kadına bakış açısını tam olarak kavrayabilmiş değillerdir,hala da böyleleri vardır günümüzde.

Kadının özgürlüğünü sınırlayan doğu kültürleri ile Adige kültürünü bir tutanlar maalesef hala mevcut .

Elbetteki bu kanaat büyük bir yanılgı olduğu gibi bu tür düşünenleri haklı çıkartacak hiç bir örnek te gösterilemez.

Hanceriy bir başka yazısında Adigelerin kadına bakışlarının Asya’daki diğer müslüman halklar gibi olmadığına örnek olarak  Met çunatıko Yusuf İzzet paşadan naklen şöyle söyler : " Doğu toplumlarında olduğu şekilde Adigeler’de kadın ağır işlerde çalıştırılmaz.

Onlarda adet olduğu şekilde bizde erkekler bir kenara çekilip kadını sert yamaçlarda ziraat işlerinde,tarım işlerinde bahçe işlerinde çalıştırmazlar…"

Adigelerde erkeğin kadına el kaldırdığı , küfrettiği veya aşağılayıcı sözler söylediği duyulmuş görülmüş değildir.

Ve bu tür hareketler çok büyük bir ayıp olarak karşılanır toplum tarafından.

Dolayısıyla da Adigelerin kadına bakışlarını islamın yaklaşımıyla aynı görmek ve Adigelerin kadını müslüman doğu toplumlarının bakış açısı ile değerlendirdiğini söylemek doğru değildir.

Adige töresinin kadına verdiği değeri ve kadına bakışını yansıtan pek çok örnek vardır söylencelerimizde.

Mesela Seteney guaşe,Adiyuh, Meliçıphu,Dahenağue,Laşın ve benzeri pek çok örnek görebilirsiniz bu konuda.

Söylencelerden örneklediğim bu kadınlar hepsi aynı veya birbirinin benzeri karakterde değillerdir,onlara dair anlatılan olaylar da belki birbirinin zıddı olaylardır fakat bunların hepsinde Adige kadınına dair,Adigelerin kadına bakışına dair güzel örnekler bulabilirsiniz.

Bu söylencelerde örneklerini görebileceğinin bakış açısı ve değerlendirme biçimi bir kaç yüzyıldan günümüze kadar önemini yitirmeksizin devam edegelen bir Adige töresidir.

Mesela Seteney Guaşe'yi ele alalım.Onun Mitolojideki yeri diger kahramanlarla kıyaslandığında hiç te küçümsenmeyecek kadar önemlidir.Hatta daha ileri giderek "belki de seteney guaşe olmaksızın nart destanları bu günkü önemini kazanamazdı" diyebilirim.

V.İ.Abaev bu konuda şöyle söyler: "Eğer Nart destanlarından bir erkek kahraman eksilse bir şey olmaz ama Seteney bu destanların -olmazsa olmaz-karakteridir."

Şoten Askerbiy "Kadının üstünlüğünü ve değerini gösteren bu destanın bir benzerinin dünya kültürlerinde ve mitolojilerinde olmadığını" söyler bir yazısında.

Nart destanlarındaki erkek kahranmanların pek çoğunun öldüğünü veya bir şekilde yaşamlarının son bulduğunu görürsünüz fakat bu destanların hiç bir yerinde Seteney Guaşenin öldüğünü söylemez,bir yoruma göre bu onun yaşamının son bulmasını kabullenemeyen o halkın isteğinden ve destanı bağlayış biçiminden kaynaklanır.

Çünkü Seteney güzeldir,akıllıdır,alımlıdır,o nartların annesidir,danıştıkları akıl hocalarıdır,ileri görüşlülüğü ile onların gözüdür,sevecenliği ve ile iyiyi ve güzeli gösterendir,namuslarıdır kısacası.İncelediğinizde dürüstlük ve açıksözlülükte seteney'i gölgede bırakabilecek bir başka tanrı yoktur Adige mitolojisinde.

Günümüzde bile seteney güzelliğin,dürüstlüğün,ileri görüşlülüğün,asaletin ve aklın bir tarifi gibi görülür, bu gün bile Adigeler,Abhazlar,Asetinler kadını yüceltmek ve methetmek istediklerinde " o seteneydir, seteney gibidir" vb. İfadeler kullanırlar.

Bir diğer örnek olarak meliçiphu'ı alırsak o seteney gibi bilge,güzel,akıllı değildir mesela. Bu söylencenin ortaya çıktığı dönem ataerkil topluma geçildikten sonraki zamandır. Bu söylencede verilmek istenen mesaj " gerçek kadın güzelliği ile değil aklı ile kendisini kabul ettirendir " şeklinde özetlenebilir kısaca.

Buradaki kadın kahraman küçük ve zayıf,sıradan,hatta komik bile denebilecek bir kişiliktir ilk bakışta, fakat incelendiğinde görülürki burada da kadının toplumdaki yerine,önemine ve Adigelerin kadına bakışına dair pek çok örnek vardır.

Adigeler kadına en çok değer veren halklardan biri olagelmişlerdir herzaman.Gerek toplumu ilgilendiren genel işlerde,gerek kendi cemiyeti ve dar çevresi,gerekse aile çevresi içerisinde her zaman kadının çok önemli bir yeri ve değeri olagelmiştir.

Bütün bunların ötesinde sadece Adige töresini incelemiz bile kadının yeri ve önemi konusunda yeterince bilgi sahibi olmamız için yeterlidir.

Hanceriy bir yazısında Kadına gösterilen saygının Adige töresinde en önemli geleneklerin başında yeraldığını belirterek şöyle söyler : Öldürülen birinin intikamını almak için kılıç elde yola çıkan bir grup, araya bir kadın ricacı girdiğinde yollarından döner ve silahlarını bırakırlar.

Bu ve bunun benzeri örnekler pek çoktur eski Adige söylencelerinde.

Eskilerde tüm toplumu ilgilendiren önemli konularda kadınlara danışıldığı zamanlar ve bu tür olayları anlatan pek çok örnek vardır. Fakat zaman içerisinde Adigelerde de kadın toplum işlerinden çekilmiştir , fakat yinede aile ve toplumdaki saygınlığı aynı şekilde günümüzde de devam etmektedir.

Adige töresinde kadına saygı sadece namus kavramı ile açıklanamaz. Erkek için öngörülmeyen pek çok hak kadına verilmiş ve saygı bu ilişkilerin temeline olmazsa olmaz koşul olarak konulmuştur.

Bir kadının hatırını kırmak,onu incitmek ve ona karşı saygısızca davranmak en ayıp işlerden biri olarak görülür.

Adigelerde kadına verilen değer yaşamın her alanında belirgin bir biçimde gözlemlenebilir.

1829 yılında Kafkasyada bulunan Belçikalı bir bilimadamı olan Jan şarl de bess şöyle anlatır kitabında : "Bir atlı yolda bir kadın ile karşılaştığında,atından iner ve atını kadın'a verir binmesi için;eğer kadın bunu kabul etmezse adam atının gemini tutarak kadına gideceği yere kadar yaya olarak eşlik eder."

Bir atlı yolda bir erkekle karşılaştığında eğerinin üzerinde hafifçe doğrulup onu selamlaması yeterli idi,fakat eğer bir kadınla karşılaşmışsa atından inip onu selamlamak ve ona bir süre eşlik ettikten sonra yoluna devam etmek gerekirdi.

Bir gurup erkeğin oturduğu bir odaya kadın davet edildiğinde veya öyle bir ortama kadın geldiğinde kadın en iyi yere oturtulur ve erkekler ayağa kalkarak ona güzel sözler söylerler gönlünü alırlardı. Sofrada olanın iyisi kadına ikram edilirdi,odada bir kadın olduğu sürece sert bir ifade ile konuşulmaz.kötü söz ve küfür benzeri kelimeler kullanılmaz,bu tür konuşmalar kadına duyurulmazdı.

Kadının gözü önünde hayvanlar kamçılanmaz,onlara vurulmaz,bir yolculuğa çıkılacaksa, kadınlar sürücünün at'ı(veya öküzü) kamçıladığını görmeyecek şekilde oturtulurlardı.

Çeşmelerde veya derelerde kadın suyunu doldurup işini bitirmedikçe atlılar oraya atlarını sulamak için girmezlerdi.

Dörtnala giden atlı eğer kadınların olduğu bir yerden geçiyorsa yavaşlardı,silahını göstererek tutmaz,kadının olduğu yerde silah çıkmazdı.

Eğer erkek bir kapı önünden geçerken bir kadının odun kırdığını veya benzer ağır bir iş yaptığını görürse yanına gider o işi kadının elinden alıp kendisi yapar ve sonra yoluna giderdi.

Yolculukta kadının rahat etmesi için azami özen gösterilir, eğer dağda,ormanda veya yolda yemek yenecekse kadına yemek yaptırılmaz bu iş erkekler tarafından yapılırdı.

Görüldüğü gibi Adige toplumu töresinin gereği olarak kadını en üst mertebede tutmakta ve ona hakettiği değeri vermektedir.

Bunun yanısıra büyük sıkıntılar çekip baskılara uğrayan,pek çok hakkı gaspedilen kadınlar da olmuştur toplumumuzun içerisinde.Fakat bunun asıl sorumlusu Adige toplumu ve töresi olmayıp sonradan pek çok geleneğimizin deforme olmasına yolaçan din kaynaklı davranış biçimleri ve bunu kendi çıkarları için en iyi şekilde kullanan feodalitedir.

Bu tür istisnalar hiç bir zaman Adige toplumunu ve töresini tümüyle sorumlu kılmaz ve kapsamaz fakat yinede günümüzde bile o dönemlerden kalmış ve Adige kültürüne uygun olmayan pek çok hatalı davranış biçimi hala muhafaza edilmektedir maalesef.

Mıjey Mihail.   Adige töresi ve bugünümüz- İsimli kitabından alıntı.

Adige Psalhe gazetesi    12.5.2001 Nalçik

Çeviri : Ergün YILDIZ

 

28/9/2007

cerkes atları

    Kafdağı´nin Kanatları
)

Çerkeslerin efsanevi yoldaşıydı at. Atcılık da binlerce yıllık geçmişten süzülerek gelen bir uğraş. Ancak, yüz yıldan fazla süren yıkıcı Kafkas- Rus Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Bu eşsiz atlardan geriye sadece tek bir cins kaldı.

Her Çerkes, ata özel bir bağıllık, sınırsız bir sevgi duyar. Onu kardeş sayar, özenle korur. Ata duydukları bu yakınlık ona verdikleri isme de yansır. Çerkesler, ata " şı " der; ki bu aynı zamanda erkek kardeş anlamındadır. Öyle ki Çerkesler, mahmuzu ilk gördüklerinde ne işe yaradığını anlamamışlar ve ata acı vereceği gerekçesiyle benimsememişler. Yine aynı nedenle Çerkes, yumuşak deri uçlu kamçısyıla atına nadiren vurur. Onlar kamçıyı sadece bir simge olarak taşır. Kamçı genç kızın sevgilisine verceceği güzel bir hediye veya atlı oyunlarda ödül olabilir ancak.

Nitekin atla ilgili gelenekler Çerkeslerin yaşamında önemli yer tutar. Örneğin, misafir olunan bir yerden ayrılırken at, başı eve doğru bakacak şekilde durdurulur ve öyle bilinir. Sağdan dönerek avludan çıkmak gerekir, keza at kesinlikle kamçılanmaz. Aksi şekilde davranmak ev sahibinin konukseverliğinden memnun kalınmadığını gösterir. Çerkes geleneklerine göre bir kadının veya yaşlının önünden atla geçmek büyük ayıptır. Atlı 30-40 metre kala atından iner, karşılaştığı kişi yürüyorsa saygılı bir şekilde durur ve sağ tarafından geçmesini bekler. Karşılaştığı kişi yerinde duruyorsa atının dizginlerinden tutarak yanından geçmesi gerekir. Atlının karşıdan gelen bir kadına veya yaşlı bir adama rastladığında atından inerek gideceği yere kadar ya da izin verilinceye kadar ona eşlik etmesi gerekir. Atlıya yaya karşılaştığında önce atlı selam verir. Atlı olarak bir yere gidilirken herkesin konumuna göre bulunması gereken yer belidir. Yaşça küçük olan, „thamade“ nın (yaşlı) solunda yerini alır. Thamadeye birden fazla atlı eşlik ediyorsa büyük olan solunda, daha genç olan sağında yer alır. Ölüm haberi getiren atlı atın ters tarafından, yani sağından iner. Bunun dışında atın sağından inmek uğursuzluk sayılır.

En ünlü Çerkes atı cinsleri Şoloh ve Beçkan´dı. Şoloh, Bestav´da ve Zelençuk vadilerinde, Beçkan ise Adigey topraklarında yaygındı. bu cinslerin Kirim pazarlarında yerli koşu atlarından 25 kat fazla fiyat verilirdi. Şoloh cinsi atların özelliği, toynakların bardak biçiminde olmasi ve arka tırnakların olmamasıydı; bunun için nala ihtiyaç duymuyorlardı. Beçkan, özellikleri açısından eşsiz bir binek atıydı. Çok sabırlı ve dayanıklı, Çerkeslerin yasamının ayrilmaz parçası olan biniciligin bütün gereklerine son derece uygundu. Gerektiğinde yemsiz 3-4 günlük yola dayanabiliyordu. Halk arasındaki tarifiyle Beçkan; „Boynu düzgün, sagrısı mantara benzer, geyiğinki gibi dik baldırları vardır. Kasığı dardır, genişliği üç parmağı geçmez. Bir kaburgası fazladır ve dolaysıyla gücü de fazladır “.

Kundeyt cinsi ise 7-9 yaşına kadar genellikle özelliklerini göztermez. Bu cinsin kısrağını iki yaşına kadar basit bir cinsten ayırmak zordur; cok tüylü ve gösterişsizdir. Ama iki yaşından sonra değişmeye başlar. Tüyleri düzelir, karnı toplanır, kulakları sivrilir, asıl görünümünü almaya başlar.

Bu cinslerden baska Zelençuk vadilerinde prenslerin adlariyala anilan Alheskir, Hağundoko, Hatohşoko cinsleri ve Yecebukay´da Yivuan cinsi atlar biliniyordu. Bu cinsler mükemmel binek atı nitelikleriyle ve prenslerin özel damgalarıyla tanınıyordu. Çerkesler atı sadece binmek için yetistirirler ve sadece aygırlara ve iğdiş edilmiş atlara binerlerdi. Kisrak süreleri sadece üreme amacıyla tutulurdu.

En varlıklı ve nüfuzlu at yetiştiricisi olan Çerkes prenslerinin süreleri hiçbir zaman 150-200 kısrağı geçmezdi. Kendi damgası olan her prens kendi at cinsine sahip olabiliyordu. Çerkesler ayrıca donlarına göre atların nitelikleri olduğuna inanırlardı. Tarihçi ve etnograf A. H. Zafes´in yazdığına göre tercihleri demir kırı ve doru idi, alacalı at hiç yetiştirmezlerdi.

Rus- Kafkas Savaşı ve sürgün zamanlarında Çerkes at cinslerinin hemen tamamı kayboldu. Kalan cinsler de Rusya´daki iç savaş yıllarında yok oldu. Son Şoloh cinsi atlar da Birinci Süvari Ordusu´nun birlikleri için dağlardaki otlaklarından indirildi ve kaybolup gittiler. Kafkasya´da Sovyet iktidarıyla birlikte Çerkes atcılığının da sonu geldi. Çerkeslere at sahibi olmaları yasaklandı. Zelençuk vadilerinde kalan cins atlar da ilk Sovyet haraları kurulunca diğer cinslerle karıştı. Böylece 25-35 Çerkes atı cinsinden bugüne sadece Şağdiy kalabildi. Kalan bu tek Çerkes atı cinsi, dünya atçılık literatüründe “ Kaberdey “ (Kabardian) cinsi olarak bilinir. En iyi dağ atlarından biri kabul edilir. Kaygan dağ patikalarında yürümek, nehir gecmek, derin karda ilerlemek konusunda inanilmaz yetenekleri vardır. Dik kayalık patikalarda dengesini çok iyi korur. Ani ısı değişikliğinde ve hava basıncına karşı dayanıklıdır. Ayrıca karanlıkta ve yoğun siste yollarını bulmalarını sağlayan şaşmaz yön duygularına sahiptir. Yüz elli kilogram yükle günde 100 kilometre yol kat edebilirler. 1935-36´da Kafkas Dağları´nda yapılan bir trialde Kaberdey atları üç bin kilometrelik mesafeye kötü hava ve arazi koşullarında 37 günde tamamladılar. Bu konudaki rekor “ Aza “ adında bir kısrağa ait: Dağ eyeriyle ve tam yüklü olarak 100 kilometreyi dört saat 25 dakikada kat etti.

Kaberdey atları genellikle cinslerini doğal olarak sürdürürler, yılkı halinde dolaşırlar. Rivayete göre soyu Cengiz Han´ ın en gözde aygırından gelmektedir. Son derece sakin ve itaatkâr huylu oldugu icin tercih edilir. Kaberdey atından çaprazlama sonucu dört yeni nesil elde edildi. Bunlardan İngiliz- Kaberdey atı, cins olarak 1966´da resmen kabul edildi.

En iyi Kaberdey atları Karaçay- Çerkes Cumhuriyeti´nde Malokaraçayev ve Malkin, Kaberdey- Balkar Cumhuriyeti´nde Guaran haralarında yetiştiriliyor. Bu haralarda atlar yazın yüksek yaylalarda, kışın dağ yamaçlarında tutuluyor. İki yaşına geldiklerinde koşu performansları deneniyor. Kaberdey atı diğer koşu atları kadar hızlı olmasa da diğer atçılık sporları icin son derece uygun özelliklere sahip.

 

 Atlas Dergisi / Çerkesler

21/8/2007

çerkes kültürü

 

 

HALKIN TUTKALIDIR XABZE

Adige xabze toplumumuzu bütünleştiren  ve bir arada tutan en önemli ortak noktamızdır.

Dikkat ederseniz ‘Adige’ sözcüğünün  bir parçası haline gelmiş  ve bu söz ile birlikte anılan pek çok kelime var dilimizde :

Adige nemıs , Adige nape , Adige psalhe ,Adige wune , Adige faşşe , Adige şhinığue , Adige uk|ıte , Adigeş , ...vb

Adige wune sözcüğünün anlamı içerisinde oturulan ev,bina demek değildir sadece.Bu sözcüğün asıl anlamı o evde içtenlik ,dostluk,misafirperverlik,saygı ,insanlık gibi pek çok değerin bir arada bulunabileceğini anlatır.

Adige nape Bu sözcük yine kişinin görünüşünü,güzelliğini anlatmaz anlam olarak;utanacağı şeyleri geleneğe aykırı şeyler, ahlaka aykırı şeyleri yapmamış olmak,toplumda sevilen sayılan insan olmak kastedilir bu söz ile.

Adige faşşe sadece etimizi örten, alelade giysi anlamından öte güzelliği,zerafeti ve asaleti ifade eder.Bu giysiyi taşıyanın asil,zarif dürüst ve örnek insan olması,taşıdığı kıyafeti yaratan kültürü hakkıyla temsil etmesi beklenir.

Adigel|ı  sadece Adam manasına gelmez,dürüstlük,yiğitlik,samimiyet,sözünün eri olmak,ahlaklı olmak,vicdan sahibi olmak anlamlarını taşır.

Adige bzılxhuğe  Kadının geleneğimizdeki yeri nedeni ile en önemli sözcüklerden birisidir dilimizde.O halkımızın geleneğini taşıyan yaşatan,bizlere öğreten Annedir ,sevimli  saygılı  kızkardeştir,ilgili özenli sevecen eştir,soyumuzu devam ettiren köktür , güzelliği dünyaya nam salmış temizliğin asaletin maharetin nezaketin sembolüdür.

Adige wunağue içerisinde her ne kadar karar erkeğe ait olsa da ailenin temeli danışmaktır.

O nedenle ailede erkeğin görevi de kadının görevi net bir biçimde belirlenmiştir.

Kadının iğne-ipliğine , tenceresine,tabağına, ocağına  buna benzer kadın işlerine erkek karışırsa, kadın da erkeğin işlerine müdahale etmeye kalkarsa o zaman ailede huzur olması mümkün değildir.

Ailede baba çocukların her açıdan örnek aldığı kişidir, onların gözü önünde ailede kavga olursa,ailede düzensizlik ve kargaşa hakim olursa,ailede birbirine saygı yok olursa o çocuklardan ne cemiyete ne aileye bir yarar gelmez.

Maddi açıdan sorunlar olsa bile ailede huzuru olan, güçleri yettiğince ellerindekini başkaları ile paylaşabilen , cemiyet ile iyi ilişkiler kurabilen  ailelerden sağlıklı çocuklar yetişir. Böyle nesiller yetiştirebilmek  hem aile için hem millet için bir güvencedir.

Bu günkü kadınlarımız  eskiden halkımızın arasında bulunmuş yabancı yazarların anlattıkları kadın  profilinden oldukça farklıdır.Kadınlarımız kendi evinden kendi bahçesinden dışarı çıkıp toplum hayatına gireli ,sanatın bilimin zahmetli yolculuğuna çıkalı oldukça uzun zaman geçti.

Artık ailenin geçimini temin eden kadınlar olduğu gibi erkek ile eşit sorumluluk ve yük paylaşan kadınlar da var,öte yandan devlet te onlardan yana bu konuda.

Fakat şartlar ne kadar değişmiş olsa da Adige ailesinde eskilerden kalan güzel gelenekler ve kadın erkek arasındaki ilişkinin güzel örnekleri bu gün hala muhafaza edilir,devam ettirilir.

Yemık|u  Ateşi dağıtmak,kuş yuvasını ellemek (bozmak),sığırcık veya benzer kuşları vurmak,müjdeli bir haber getiren kişiye hediye vermemek , küçük ve genç kızların bacaklarını ayırarak oturmaları-durmaları,çocuğun elinde kendisine ait olmayan bir eşya gördüğü halde onu nereden aldığını sormamak eve getirtmeden sahibine iade etmesini sağlamamak ve bu konuda çocuğu eğitmemek.(Bu çocuğun hırsızlık yapmamasında ve yalan söylememesinde önemli bir etkiye sahip geleneklerdendi)

Bizim geleneklerimizde yabancı çocuk yoktur.Çocuğu eğitmek bütün çevrenin köyün-mahallenin  aynı derecede  sorumluluğudur.

Evde misafir varken ailenin kendi işlerinden bahsetmesi ayıp sayılırdı,

Misafir ile nizahlaşmak tartışıp iddialaşmak ayıp sayılır.

Misafirin giysileri bile ailenin sorumluluğundaydı.

Misafir olan sofrada ev sahibi hizmet eder misafirin sıkılmamasına mahçup olmamasına özen gösterir.Misafir kalkmadıkça ev sahibi sofradan kalkmaz misafir yemeğini bitirinceye kadar ona eşlik eder.

 

ТОХЪУТЭМЫЩ Ланэ.

Toktamış LANE

Çeviri:Ergün YILDIZ